2 Ekim 2014 Perşembe

Şehir Köpeği: “Öfkem rehber olacak kendini şaşırmışlara”


Şehir Köpeği, yaratıcısı (aynı zamanda yazar ve çizeri Murat Bozkurt’un “öfkelendiği her şeyi çerçevesinde çizdiğini” söylediği modern dünyada yaşayan “cezalandırıcı” bir karakter. 

Upuzun saçları iki yanda toplanmış bu adam, kanı tek çözüm yolu olarak görüyor. Dikkat ederseniz, “döverek adam etmeyi” değil, kanı dedim. Kullandığı yöntem; yanlış yapanın, kafasını bozanın kafasını dağıtmak... “Öfkem rehber olacak kendini şaşırmışlara,” diyor Şehir Köpeği, fakat elinde zorla tuttuğu adalet terazisinin iki kefesi çok da dengede değil. Pisliğin içinde de olsa yaşamayı isteyecek ve başkalarının yaşama hakkını elinden alma hakkını kendinde görebilecek kadar egoist. Yine de şehrin (Aslında insanın.  Şehirlere bu sıfatı verdiren sadece nerde çokluk orda bokluk durumudur) pisliğinin içinde “en kötü adam” o değildir. Bunaltıcı şehrin atmosferini soluyan herkeste yanlış bir şeyler vardır. İnsanlar zehirlenmiş gibi ahmakça hareket eder, devam etmesini sağladıkları düzen bataklığında kaybolacaklarını bilseler de daha çok debelenirler, daha çok batarlar.

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Amatör Çizerin El Kitabı

Türkiye’de mizah dergileri kısıtlı çizgi roman üretiminin soluk noktası adeta… Tabii üretim alanı kısıtlı olunca çıkan işlerin kalitesi belli bir seviyenin altında oluyor kimi zaman. Çalakalem çizimler ve komik olmayı beceremeyen; küfür ve kötü davranışları her şeyin merkezine koyan, tek boyutlu esprilerin popüler olmasını yadırgıyorum. Ersin Karabulut’sa, bu dergilerde çizgi roman üreten ve yaptığı işin hakkını veren en iyi sanatçılardan biri. Sanatçının dördüncü çizgi roman albümü “Amatör” Uykusuz’da yayımlanışının ardından kitap olarak basıldı.


Karabulut, hayatından kesitler anlattığı ve oldukça tanınmasını sağlayan “Sandık İçi” adlı köşesinde “gerçekten” yaşadığı ve hissettiği şeylerden bahsettiğini yinelemiştir çok kez. Bunu, bazı okurlar köşenin samimiyetine rağmen halen anlatılanların gerçekliğinden kuşku duyduğu için yaptığına da değinmiştir. Kendi gerçekliklerini kağıda dökerken, mizahı öne çıkarsa da sözlerinin doğruluğuna; bu köşesini yakından takip eden biriyseniz inanırsınız. Çünkü uydurulamayacak kadar küçük ayrıntılara yer verir ve bu ayrıntılar birleştirildiğinde hiç mi hiç sırıtmaz. Onu çok uzaktan da olsa tanıyorsunuzdur artık, çocukluğundan şimdiki haline kadar…

22 Temmuz 2014 Salı

Çizgi romanda propaganda ve ırkçılık karşıtlığı

PROPAGANDA ARACI OLARAK ÇİZGİ ROMAN

Sorgulayan herkesin bir siyasi, politik bir görüşü vardır, "siyasi ya da politik herhangi bir görüşüm yok" cümlesi bile içinde gizli bir politik duruş barındırır. Sanatçıların da bu tür görüşlerinin olması elbette gayet normal. Ne var ki, toplumun farklı kesimleri onları tarafsız olmamakla suçlayabilmekte çoğu zaman. Her toplumsal olayda gözler bu kişilerin üzerine çevrilir; susacaklar mı, konu hakkında fikir beyan edecekler mi diye merakla beklenir. Eğer sanatçının siyasi görüşü biliniyorsa karşıt görüşte olanlar sanatçının yapıtında siyasi propaganda saklı olduğunu iddia edebilirler. Bu iddialar bazen doğrudur, bazense iddiadan öteye geçemezler. Tabii şu unutulmamalı ki, sanatçılar "adil" olmak zorunda değildir. 

Bu girişten sonra çizgi romanlara az çok ilginiz varsa muhtemelen bildiğiniz bazı örnekleri anlatıyorum. Eskiden yazdığım bu yazıyı -bana şimdi her sene arkeologlara Barbar Conan'ın memleketini farklı bir yerde bulduran bazı gazetecilerin yaptığı, derinliği olmayan, doldurma yazılardan biri gibi gelse de- taslaklarda duracağına yayımlayayım dedim. 

20 Temmuz 2014 Pazar

Modern Çağda Keloğlan: Kendi Başına Bir "Skandal"


         Dizi halindeki bir çizgi roman eserini bütün olarak değil de tek bir bölümüyle yorumlamak doğru olmaz elbette. Tüm sayılarını okuyamadığım çizgi romanlardan olmasına karşın Necdet Şen'in Hızlı Gazeteci'sini her okuduğumda konunun hem estetik hem de düşünsel yönden doğru bir biçimde anlatıldığını görmekteyim. Palas pandıras sunulmamış fikirler, okura tek bir doğruyu benimsemesi için baskı kurmadığı gibi basmakalıp doğruların olmadığı bir dünyaya işaret ediyor.


4 Temmuz 2014 Cuma

Sinemada İllüzyon ve Büyü



            "Sanat hem bilinçli bir yanılsama, hem de coşkusal bir toparlanmadır. O       yanılsama, isteklerimizi gerçeğin ortasına fırlatır ve kendisi de gerçeğin     kendisi haline gelir." [1]

            Bir nesne, bir olay ya da bir olgu bir ressamın fırçasında, bir yazarın kaleminde, bir şarkının sözlerinde yeniden hayat bulursa, o artık eskisi gibi kalmaz. Ona yeni anlamlar yüklenmiş ve adeta "kişilik" kazandırılmıştır. Ama bu kişilik, ona tarih boyunca yüklenen ya da yüklenecek anlamlardan yalnızca biriyle eşdeğerdir.

Ernst Fischer
Realist bir yazar bile dış dünyayı, gözlemlerini her okuruna eşit derecede ve gördüğüyle aynı şekilde yansıtmayı başaramaz. Gerçekler kişiden kişiye değişir, ama Sigmund Freud'un dediği gibi "bir puro bazen sadece bir purodur". Sanat, bilinçli-biliçsiz yanılsamaları, yarattığı değişik anlamlarla kişilerde meydana getirdiği "öznel" duygularla gerçeklikten uzakta hüküm sürerken, aslında bir o kadar da içindedir.

16 Şubat 2013 Cumartesi

Hakan Karabey’le Ümit Kaptan üzerine…


Yayın hayatı 2005’te başlayan ve aralıklarla da olsa devam eden Ümit Kaptan çizgi roman dizisi, aynı zamanda sınıf öğretmeni olan Hakan Karabey’in kafasında şekillenip, 1990’lı yıllarda kağıda dökülmeye başlamış. Hakan Karabey'le hayatı, çizgi roman ve yarattığı çizgi kahraman Ümit Kaptan üzerine bir röportaj yaptım. Kendisine, sorularıma zaman ayırdığı için çok teşekkür ederim. 

- Ümit Kaptan kimdir? -

Ümit Karayel; Aydın doğumlu, otuzlu yaşlarında bir yat kaptanı ve Marmaris’te yaşıyor. Öğretmen anne-babanın iki çocuğundan biri… ODTÜ Makine Mühendisliği mezunu… Para, hayatının en değersiz nesnesi… Çevresel sorunlara duyarlı olduğundan termik santraller ve siyanürle altın arama gibi faaliyetlere karşı eylemlere ön saflarda katılmakta… Yatıyla turistik geziler düzenleyip geçimini sağlayan kaptan, gözünü budaktan sakınmadığı için çoğu kez güçlüklerle karşılaşıyor. Ümit Kaptan’ın özel güçleri ya da “kurşungeçirmez” bir derisi falan yok. Vicdan sahibi, aklı başında; ama zaman zaman hiddetleniveren bir yapısı var. Tıpkı Mister No gibi bir anti kahraman…

25 Ocak 2013 Cuma

İlban Ertem'den Vicdan sorgulatıcı bir çizgi roman


Okumakta olduğunuz bu yazıyı bana yazdıran İlban Ertem’in “Vicdan” adlı çizgi romanı. Yazıda genel olarak bu çizgi romanın bana düşündürdüklerinden bahsettiğimden bunu bir inceleme yazısı olarak görmeyin. 


Kimsenin kulu kölesi olmak istemeyen, tek isteği kediliğinin gerektirdiği gibi yaşamak olan Vicdan; doğumundan kısa süre sonra annesinin ve kardeşlerinin yanından ayrılıp, küçük bir gezintiye çıkar. Dışarıyı merak etmiştir, sadece biraz bakıp dönecektir. Ama tam geri dönmeyi düşünürken, bu küçük gezintinin o kadar da “küçük” olamayacağının habercisi iki gölge düşer üzerine. O gölgelerden birinin sahibi kadın, yanındaki erkeğe çok sevimli bir kedi bulduğunu “Ayyy ne şekeeer!” diyerek anlatırken kollarını Vicdan’a doğru uzatır. Kaçması mümkün olmayan ve yüksekte olmaktan hoşlanmayan Vicdan'ın yapacak hiçbir şeyi yoktur. İstemediği halde ilk “sahibi”nin kucağında seyahat etmek zorundadır. 

4 Ocak 2013 Cuma

“Sessiz, sözsüz” ama derdini anlatan bir çizgi roman: "Caveman"


İnsanoğlu her ne kadar dünya yalnız kendininmiş gibi yaşasa ve kendini diğer canlılardan üstün görse de varoluşunun ilk zamanlarından beri içgüdüleriyle hareket eder. Mutlu olduğunda güler, üzüldüğünde ağlar, bilmediğinde korkar, istediği olmadığında sinirlenir. Bu; geçmişin, şimdinin ve -büyük olasılıkla- geleceğin kuralıdır. Ne zamanın ne de yerin önemi vardır. Teknoloji çağ atlasın, ileride uzayda koloniler kurulsun, robotlar gündelik hayatın parçası olsun, ama yine de insan değişmeyecektir. 


        1962 doğumlu Tayyar Özkan, Gazi Üniversitesi Resim Bölümü’nde bitirme tezi olan “Evrim Teorisi”ni çizerken aklına gelen bir fikri üniversiteden hemen sonra uygulamaya koydu. Aslında insanoğlunun “evrime uğramadığını, bu yüzden asırlar önce mağarada yaşayan biriyle günümüz insanı arasında fark olmadığını” anlatan bir çizgi roman çalışması yapacaktı. Kendine yerel ve ulusal birkaç mecrada yer bulan bu çalışma iyice dallanıp budaklanıp “Caveman” -Mağara Adamı- adını aldı. Özkan, bu arada gazete, dergi, reklam şirketleri, çocuk kitapları vb. için çalışmalarını sürdürüyordu.

3 Ocak 2013 Perşembe

Fantom, Mandrake ve Gordon Dünya'yı kurtarırken...


Sihirbaz Mandrake ve yardımcısı Abdullah, ormanda on kaplan gücünde olduğu söylenen Kızılmaske (Fantom) ve geleceğin dünyasında o gezegen senin bu gezegen benim dolaşan Flash Gordon... 


Kızılmaske orijinal renginde
Bu üç çizgi roman kahramanının bir arada maceralar yaşadığını düşünün. İyi, güzel de nasıl mümkün olacak bu, dediğinizi duyar gibiyim –demediniz mi, olsun anlatayım yine de... 

Bildiğiniz gibi, Fantom'luk mesleği babadan oğula aktarılır. Zamanı gelen oğul, ki adı her zaman Kit Walker olmak zorundadır, dünyanın neresinde olursa olsun, önce gerçek kimliğini öğrenir. Ailesi bildiği insanlar aslında gerçek ailesi değilse de alıştığı düzenden kopmak istemez. Ama tüm çabalarına rağmen, kaderden kaçılmaz, istese de istemese de Kafatası Mağarası'nın o rutubetli havasını soluyacak ve o rahatsız giysiyi giyecektir. 

1 Ocak 2013 Salı

İtalyan çizgi romanı üzerine 8 soru - 8 cevap:


          Ülkemizde “çizgi roman” denince akla ilk olarak İtalyan ekolünden çıkmış yayınlar gelir. Amerikan, Fransız-Belçika, Japon ve yerli yapımlarla piyasa ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin en çok konuşulan çizgi romanlar çoğunlukla “fumetti” diye adlandırılan İtalyan ekolündendir. Esse Gesse, Sergio Bonelli Editore gibi gruplardan çıkan ve artık klasikleşmiş olanların yanına katılan yeni kahramanlarla büyüyen bu ekol, ülkemizde halen diğerlerinden ayrı bir öneme sahip. 


          Çizgi romana gönül vermiş senarist, ressam, yazar ve okurlardan oluşan sekiz kişiye; fumetti türünün diğerlerine oranla daha çok tercih edilmesinin nedenleri, tür içinde westernin ve Bonelli’nin liderliği, yayınevlerinin aynı kitapları tekrar tekrar basıp basmamaları gerektiği ve Sergio Bonelli’nin yakın zamandaki vefatı gibi konularda sekiz soru sordum. Aşkın Güngör, Engin Gül, Fuat Aktüre, Hakan Tunga Kalkan, Haşim Öz, Lami Tiryaki, Ümit Kireççi ve Yıldırım Örer’in yanıtlarını okurken keyif alacağınızı düşünüyorum.
(Not: Bu yazı bir yıldan uzun bir süre önce hazırlanmıştır.)

17 Ekim 2012 Çarşamba

Kaliteli bir yerli polisiye: "Karanlıkta Koşanlar"



  “Karanlıkta Koşanlar” Ahmet Ümit’in “Başkomiser Nevzat” ve “Ali” karakterlerinden yola çıkan Uğur Yücel’in senarist ve yönetmeni olduğu 2001 yapımı TRT dizisi... Başrolde Uğur Yücel ve Haluk Bilginer’in oynadığını duyan seyircinin beklenti çıtası bir anda tavan yapsa da izlenme oranı beklenenin altındaymış ki 12 bölüm olarak tasarlanan dizi, 10 bölümde bitirilmiş. 

    Dizi, bir üniversite öğrencisinin, bitirme tezi olarak polisiye roman yazarı Dürnev Hanım’ı seçmesiyle başlıyor. Cinayet Masasından Ali'nin annesi Dürnev Hanım ona gerçek hayattan -hem de yakın çevrelerinden- kişiler barındıran bir seri katil hikayesi anlatacaktır. Ona göre, bu basit bir "Katil kim?" hikayesi değildir, asıl önemli olan katilin seri cinayetlerle neyi amaçladığıdır.  Anlatmaya başlar. 

5 Haziran 2012 Salı

Kerime Nadir'den "Dehşet Gecesi"

Kerime Nadir - Dehşet Gecesi


İnsan kanı emen hortlaklar, yeryüzünde başka örneği bulunmayan tuhaf yaratıklar, Hakkari'nin kuş uçmaz kervan geçmez kırsalında çevresi uçurumlarla çevrili bir malikane... Ve gerçekle kurgunun iç içe geçtiği dehşet dolu anlar... 


Bütün bunlar Kerime Nadir'in Dehşet Gecesi romanında geçiyor. Mümtaz adlı bir gazetecinin kendini okuduğu romandaki olayların içinde bulması ve tüyleri ürperten bu hikayenin anlatıldığı "Dehşet Gecesi" gizemli ve korku dolu atmosferiyle insanı içine çekiyor. 

27 Nisan 2012 Cuma

Genç Mustafa

 Yalın Alpay’ın senaryosunu yazdığı, Barış Keşoğlu’nun ise çizimlerini üstlendiği Genç Mustafa, geçtiğimiz senenin en tartışmalı kitapları arasındaydı. Ama tartışmaların büyük bölümü içeriğe değil “duyulan”a yönelik olduğu için verimli olmaktan ziyade yıkıcıydı. Bu yazı, Genç Mustafa’nın içeriği hakkında…

          Hikayede Mustafa Kemal’in gençlik yıllarına, dolayısıyla da özgürlükçü ve demokratik fikirlerinin oluşum sürecine uzanıyoruz. Mustafa Kemal, kitapta Harp Okulu’nda okuyan ve derslerinde çok başarılı olan bir öğrenci olarak çıkıyor karşımıza. Okulun kuralları katı, içeriye gazete, dergi ya da kitap sokmak bile yasak… Çünkü “bozguncu yayın” diye adlandırılan bu yayınların rejim karşıtı ifadeler içeriyor olabileceği düşünülmektedir. Okul kütüphanesiyse Osmanlı’nın çağın gerisinde kalmışlığını temsil edercesine tam takır kuru bakırdır…

24 Nisan 2012 Salı

Yurdagün Göker Röportajım

 

 1935 doğumlu Yurdagün Göker, karikatür, çizgi roman, çizgi film, resimleme ve daha birçok çalışmasıyla son derece üretken bir sanatçı. İlk karikatürünün 17 yaşındayken Karakedi mizah dergisinde yayımlanmasının ardından Yelpaze, Tef, Gölge, Dolmuş, Taş, Akbaba, Yenigün, Havadis, Cumhuriyet ve daha birçok yayın organında çalışmalarıyla yer bulmuş. Kabataş Lisesi’ni bitirdikten sonra İktisat, Arkeoloji ve Sanat Tarihi eğitimi almış. 



1965’te Kanada’nın Montreal kentinde düzenlenen bir karikatür yarışmasını kazanınca, on yıl boyunca yaşayacağı yer olan Almanya’ya uzanan bir kapı açılmış önünde: Almanya’daki bir reklam ajansından aldığı iş teklifi sonrası, bir yandan Grafik Sanatlar bölümünde okurken, bir yandan da çizim çalışmalarına devam etmiş: Karikatürler, çizgi romanlar, çizgi filmler, kitap resimlemeleri, afişler, TV spotları üretmiş. 1975’te ülkesine dönen sanatçının çizgi romanları arasında bir Orta Asya kahramanının maceralarını anlattığı “Batu’nun Maceraları” (4 albüm), özgün öğeler kattığı “Keloğlan’ın Maceraları” (11 albüm), “Klaus” ve “Bora” gösterilebilir. Göker, bu çalışmalarının yanı sıra Milli Eğitim Bakanlığı için “Yavrutürk” adlı çocuk dergisini hazırlamış ve yüzlerce masal kitabı resimleyerek çocukların hayal güçlerine katkıda bulunmuştur. 


Kültürel Güncel: Çizmeye nasıl başladınız? Profesyonelliğe nasıl adım attınız? 

Yurdagün Göker: Karikatürü çok sevdiğimi fark ettim. Başka iş düşünmedim. Çok okudum, çok çalıştım, kısmetmiş oldum…

KG: Mesleğinizle ilgili unutamadığınız bir hatıranız var mı? 

YG: Dokuz on yaşında açtığım karikatür sergimde, sergideki işlerimi benim yaptığıma inanmayan çocuklarla yaptığım kavgada yediğim dayak…


KG: Sizce bir karikatür nasıl olmalı? Yazısız mı, yoksa -şimdilerde çok popüler olduğu gibi- tek karede birçok konuşma balonu olanlar gibi mi olmalı? 

YG: Karikatür çizgi ile yapılan mizahtır. Onun için yerel olmayan evrensel (klasik) karikatür yazısızdır. Klasik karikatürde (evrensel) her şey çizgi ile anlatılır. Konusu dünya üzerindeki çarpıklıklar, yanlışlar ve bunlardan doğan komiktir. Her yerde, her ülkede, her insana aynı şeyi söyler; aynı şeyi anlatır. Yerel karikatür genelde yazılıdır. O ülkedekilere dahi anlaşılabilmesi için içi balonlar ve laflarla doldurulur. Bu karikatürlerdeki yazıları tercüme etseniz dahi başka toplumlardaki insanlar için komik olmayabilirler. Bu durum politik karikatürde farklıdır.

Çünkü politik karikatür yayınlandığı ülke insanına bir konuşma veya yapılan anlaşmadaki çarpıklığı ortaya koymak, olayın ne derece saçma olduğunu yayın organının en az akıllı okuyucusunun dahi anlayacağı basitlikte, içinde komik bulunduran bir hale getirilmiş olarak çizilmesini gerektirir. Bütün bu karikatürleri çizenler, yayınlayanlar satmak isteyeceklerdir...


KG: Geçmişteki mizah dergileriyle şimdikileri karşılaştırmanızı istesem? 

YG: Bugünün dergileri satıyorlarsa bu onların başarılı olduklarını gösterir. Müşterileri varsa o tarz karikatürler beğeniliyor demektir. Ama bana bu dergilerin bence iyi olup olmadıkları sorulursa iyi değiller. O dergilere çiziktiren kimselere “Bu çizdiğin müstehcen şeyi 12 yaşındaki kız kardeşine veya annene yüzün kızarmadan gösterebiliyor musun?” diye sorulduğunda ne cevap verir merak ediyorum. Şimdi işin esasını konuşacak olursak eski dergiler de pek o kadar başarılı değillerdi. Türkiye'de mizahla uğraşanlara dergi-kitap çıkaranlar, hep kendi (politik veya her neyse) pencerelerinden bakılıp görülen; görülmese bile görülmesini arzu ettikleri veya görmek istedikleri şeyleri yazdırmış, çizdirmişlerdir. O yüzden de o günlerde yazılanlar, çizilenler ve onları yayınlayan yayın organları ile görüşleri arasında fark olmadığı gibi kalitelerinde de bir fark yoktu. Birisi bir gün “Hoca Ali” dediği şeye iki üç sene sonra “Ali Hoca” diyerek kendini anlayışta, çizgide yeniledi zannediyordu. Durum bu…


“Çocuklar için üretmek hafife alınacak bir durum değil.”

KG: Bildiğim kadarıyla çizgi roman ve karikatür dışında çocuk kitapları da resimliyorsunuz? Çocuklar için bir şeyler üretmek nasıl bir duygu? Bu yöndeki çalışmalarınızda nelere dikkat edersiniz? 

YG: Çocuklar için üretmek bir profesyonel için “Farklı bir şey yapmıyorum, işimi yapıyorum” diye hafife alınacak bir durum değildir. Çocuklar merakları ve bazı hallerde bildikleriyle (Sizin konunuzu daha önce merak edip araştırmış veya o konu üzerinde yüzlerce senaryo geliştirmiş olabilir) veya geliştirdiği hayal metotlarıyla sizden (yazardan, çizerden) çok önde olabilir. Çocuk için üretenler çocuk gibi düşünebilmeli; yer çekimi, Newton, ışık hızı, galaksiler, DNA veya zaman hakkında her şeyi unutabilmeli; her hikaye için A’da Z’ye yeni evrenler kurabilmeli ve çocuk için daha önce onun hiç bakmadığı “pencereler” yaratmalıdır.

“Çocukların hayallerini onaylamasanız bile yasakçı olmayın”

Keloğlan’ın Maceraları: Bir masal kahramanı olarak zaten çokça sıra dışı unsur barındıran Keloğlan, Göker’in renkli kalemiyle çok daha sıra dışı bir havaya bürünmüş. Keloğlan’ın kahramanı olduğu başka çizgi romanlar mevcut, ama konunun özünü korurken, en fazla farklılık yaratanlar Yurdagün Göker’in yazıp çizdikleri bana göre… Uzaylılar, yer altında yaşayan yeşil tenli insanlar ve ölümsüzlük suyu bu farklılığı sağlayan unsurlardan yalnız birkaçı. Asırlardır anlatılagelen masallarda hep olduğu gibi bu maceralarda da başı sık sık derde giren Keloğlan, düştüğü kötü durumlardan bazen sivri zekasıyla bazen de şansının yaverliğiyle kurtuluveriyor. Göker, Keloğlan’ın maceralarından birini böyle anlatıyor: “Bir macerasında Keloğlan, 400 yıl sonranın Dünya’sına gidip, torunları ile tanışıp, Topkapı Sarayı’nı soymak isteyen gangsterlerle mücadele ediyor ve yaralanıyor… Ölmüyor ve gene kendi çağına döndüğünde, uyanırken yaralandığı yerindeki kurşun izini görüyor.”


KG: Yazıp, çizdiğiniz Keloğlan maceraları hangi mecralarda yayımlandı? Kaç Keloğlan macerası var? 

YG: On bir Keloğlan macerası var. Türkiye Çocuk ve Hürriyet’te yayımlandı. 

KG: Dev, peri kızı, cin gibi yan kahramanlarıyla zaten sıra dışı olan Keloğlan'a uzaylılar, yer altında yaşayan insanlar gibi farklı öğeler kattınız. Bence çok güzel olan bu fikir nasıl doğdu? 

YG: Eğer siz çocuğun hayal ettiği şeyleri hayal edemiyorsanız, hayallerinizi onun henüz hedef olarak aldığı noktalardan ileri götüremiyorsanız, siz bu işi yapmayın. Ünlü masalların bütün dünyada bugüne kadar unutulmama sebeplerini çözemiyorsanız, masallardaki kimselerin neyi, olayların neleri temsil ettiğini anlayamıyorsanız veya anlamamışsanız siz çocuklar için bir şeyler yazıp çizmeyi denemekten vazgeçin…

Ben de hikayelerimde çocuğun merakının gelip dayandığı kapının arkasındakileri onlara anlatmaya çalıştım. Çocukların hayal arkadaşı, hayal yoldaşı olmaya çalışın. Onların hayallerini “onaylamasanız bile” yasakçı olmamaya çalışın. İnsanlar hayal ettikleri için Ay'a gidebildiler. Çocuklara, yazmadığınız bir hikayenin başlangıcını anlatın, sonra da “Hikayenin bundan sonrasını sen nasıl istersen öyle yaz,” deyin. Sonuç herkesi şaşırtacaktır, çünkü çocuklar sizin kurduğunuz temel üzerine gecekondular, apartmanlar, villalar, saraylar, köprüler, fabrikalar, otobanlar ve daha birçok güzellikler inşa edeceklerdir. Onlar zamanla hepimizin gurur duyacağı şeyleri hayal edip gerçekleştireceklerdir. İşte ben böyle düşündüğüm için Keloğlanlarda onlara yakın gelecekte ulaşılacak yerleri göstermeye çalıştım. 


KG: Beğenerek takip ettiğiniz yerli/yabancı çizgi roman kahramanları hangileridir? 

YG: Çok fazla, hemen hemen hepsi dersem şaşırma. Ama üzülerekten şunu da söylememde fayda var: Benim takip ettiklerimin hepsi yabancı… 


KG: Genç çizgi roman senarist ve çizerlerine neler tavsiye edersiniz? 

YG: Önce çok okumak gerek. Bilginizi ukalalık olsun diye kullanmayın. Yazıda ve kurguda kendinize bir tarz edinmeye bakın. Yazdıklarınızı, çizdiklerinizi, yaptığınız filmi okuyan, gören, seyreden kimse bir müddet sonra “Bu Ahmet’in senaryosu, karikatürü, filmi” diyebilmeli... Nasıl futbolda sistemler varsa (3-5-2), (4-4-2), (4-1-4-1) gibi, her senaryo yazarı da kaçıncı sayfada, olayın neresinde olayı orada bırakıp başka bir noktadan örmeye devam edeceğini taktik olarak belirler. Bölüm sonundaki “merak” arkadan gelen bölümlerin okunmasını sağlar. Bütün yayınlanan işlerde devamlılığı sağlayabilmek “daha sonra neler olacak” dedirtmek çok önemlidir. 



Teşekkür: Sorularımı yanıtladığı için Yurdagün Göker’e ve kendisine ulaşmamı sağlayan meslektaşı Yener Çakmak’a çok teşekkürler. 

Not: Bu röportaj ilk olarak Altın Madalyon e derginin Nisan 2012 tarihli ikinci sayısında yer almıştır.


15 Mart 2012 Perşembe

İzmir'de Manga semineri vardı

   2 Mart’ta İzmir DESEM’de (Dokuz Eylül Sürekli Eğitim Merkezi) Japon çizgi romanları üzerine bir seminer düzenlendi. 
Atsushi Hosogaya

   Şubat sonu İstanbul’da düzenlenen seminerlerle aynı içeriğe sahip seminerde Tokyo Kogei Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Manga Bölümü’nde doçentlik yapan Atsushi Hosogaya, son yılların popüler mangalarını tanıttı.  

   Hosogaya, Manga sanatının ortaya çıkışı, bu sanatın 1. Dünya Savaşı sırasında durma noktasına gelmesi ve günümüzdeki halini almasıyla ilgili konuştuktan sonra seyircilere geleneksel* manga çizimi hakkında bir video izletti. 
(*elle çizim- şimdilerde daha modern yollar tercih ediliyormuş.)