4 Temmuz 2014 Cuma

Sinemada İllüzyon ve Büyü



            "Sanat hem bilinçli bir yanılsama, hem de coşkusal bir toparlanmadır. O       yanılsama, isteklerimizi gerçeğin ortasına fırlatır ve kendisi de gerçeğin     kendisi haline gelir." [1]

            Bir nesne, bir olay ya da bir olgu bir ressamın fırçasında, bir yazarın kaleminde, bir şarkının sözlerinde yeniden hayat bulursa, o artık eskisi gibi kalmaz. Ona yeni anlamlar yüklenmiş ve adeta "kişilik" kazandırılmıştır. Ama bu kişilik, ona tarih boyunca yüklenen ya da yüklenecek anlamlardan yalnızca biriyle eşdeğerdir.

Ernst Fischer
Realist bir yazar bile dış dünyayı, gözlemlerini her okuruna eşit derecede ve gördüğüyle aynı şekilde yansıtmayı başaramaz. Gerçekler kişiden kişiye değişir, ama Sigmund Freud'un dediği gibi "bir puro bazen sadece bir purodur". Sanat, bilinçli-biliçsiz yanılsamaları, yarattığı değişik anlamlarla kişilerde meydana getirdiği "öznel" duygularla gerçeklikten uzakta hüküm sürerken, aslında bir o kadar da içindedir.

            "Gitttikçe çoğalan kanıtların zenginliğine bakarak sanatın başlangıçta bir   büyü   olduğu, gerçek ama bilinmeyen bir dünyaya egemen olmaya yarayan     tılsımlı bir araç olduğu sonucuna bakabiliriz." [2]

             Ernst Fischer, Sanatın Gerekliliği'nde defalarca, farklı açıklama ve örnekler eşliğinde "sanatın bir büyü olduğundan" bahseder. Fischer'e göre tarihsel süreç içinde "gerçek, efsaneye; büyücülük törenleri, dinsel tapınmaya; en sonunda da büyücülüğün kendisi sanata" dönüşmüştür. [3] Aslında, bu cümlede bahsedilen "büyü" kavramının anlamında da zaman içinde gerçekleşmiş bir dönüşüm söz konusudur. Eski çağlarda daha yoğun biçimde rastlanan; doğa yasalarına ters sonuçlar elde etmek için yapılan "büyü" ile sanatçının -böyle bir niyeti olmadığı halde- eserinin karşı konulmaz bir etki yaratışından ortaya çıkan "büyü" farklı şeyler olmakla beraber; gerçeklikten uzak, adeta bir düş diyarına yapılan yolculuk gibidir.
 
Monet - Impression

           "İnsan doğalı değiştirerek ona üstünlük sağlar. Çalışma doğalın           değişmesidir. Doğa üzerinde büyü gücünü kullanmayı da tasarlar insan.          Büyü yolu ile nesneleri     değiştirmeyi, onlara yeni biçimler vermeyi kurar.    Gerçeklikte çalışma neyse, insan kafasındaki tasarlama da odur. Ta        başlangıçtan beri büyücüdür insan." [4]

 İnsan, ezeli düşmanı doğayı yenmek için bir takım "hileler"e başvurur. Bunlardan biri ve en etkilisi elbette sanat yapmaktır. Bir zamanlar doğada bulunan malzemeler kullanılarak yapılan bir yağlı boya resim tablosu, doğadaki seslerden esinlenilerek bestelenen bir şarkı, gün batımına bakarken yazılan bir şiir ya da bir manzaranın fotoğrafının çekilerek yeni ve artık tamamen insana ait, bir bakıma "doğaüstü" bir eser ortaya konulması büyüyü ortaya çıkarır. İnsan, sonunda yenileceği (öleceği) doğaya karşı olan savaşı, bunu bilmesine rağmen sürdürür. Yüzyıllar önce ortaya konmuş bir sanat eseri bugün dahi etkisini sürdürüyorsa sanatçı ölümsüzlüğü yakalamış, böylece aslında doğayı aldatmış demektir.


            "Gelişiminin bütün dönemlerinde, ağırbaşlıyken de eğlendiriciyken de,           inandırırken de, abartırken de, anlamlıyken de, anlamsızken de, düşleri     işlerken de, gerçekleri işlerken de büyünün her zaman bir payı olmuştur      sanatta. Sanat,        insanın dünyayı tanıyıp değiştirebilmesi için gereklidir.    Ama salt özünde taşıdığı büyü yüzünden de gereklidir sanat." [5]
  
Sanatın özündeki büyü, kimi zaman doğayla benzerlik taşısa bile her daim sıradışı oluşundan kaynaklanır. Bu büyünün, yanılsamalar (illüzyonlar) yoluyla sağlanıp, arttırılması da mümkündür.



Yanılsamaları en çok kullanan sanat ise sinemadır, ki "optik bir yanılsama" sonucu ortaya çıkmış olup, varlığını bu sayede sürdürmektedir:

Fotoğraf karelerinin art arda gösterilmesiyle hareketli görüntüler ortaya çıkar ve bu görüntüler insan gözünce kesintisizmiş gibi algılanır. Bunu sağlayan şey, retinanın (ağ tabaka) algılanan görüntüyü bir süre daha korumasıdır ve saniyede gösterilen görüntü sayısı on beş kareden fazla olduğunda, bu yanılsama gerçekleşir. [6]
 
Kinetoskop
Sinemanın ilkel dönemlerinde, Thomas Alva Edison'un kinetoskobu gibi icatlar yoluyla bu yanılsama tam anlamıyla gerçekleştirilemediğinden, (Bunun bir diğer nedeni de ışık kaynağının yetersizliğidir) art arda gelen görüntülerin birbirine benzer pozlarda çekilmiş fotoğraflar dizisi olduğu anlaşılmaktaydı. Sonraki yıllarda ise daha kullanışlı aygıtlar kullanılmaya başlandı. Saniyede on altı kare gösterilen sessiz filmler ve yirmi dört kare gösterilen sesli filmler yanılsamanın tam anlamıyla gerçekleştiği üretimlerdi ve bu sanat dalının yaygınlaşmasını sağladı.

 İlk yıllarında; kimi zaman, alışılmadık oluşundan gelen, mantıksal dayanağı olmayan korkulara [7] neden olan sinema, gelişen teknolojiyle paralel olarak benzer olaylara halen kaynak oluşturmaktadır. Son yıllarda sayıları artan üç boyutlu sinema filmlerinde bazı nesnelerin perdeden dışarıda ve daha gerçekçi algılanması sonucu bu tür filmleri ilk kez seyredenlerin yaşadığı şaşkınlık buna örnek verilebilir.
  
Georges Melies
            İllüzyonistlik ve hokkabazlık geçmişi de olan, dünyanın ilk yönetmenlerinden Fransız Georges Melies, aynı zamanda film hilelerini bulmuş ve sinemada gerçeküstü öğelere ilk kez o yer vermiştir. Yaratım gücü yüksek bir sanatçı olan Melies'e göre, sinema illüzyondur.

Melies'in "Aya Yolculuk" filminden bir kare
Yönetmen, Paris'te yaptığı bir sokak çekimi sırasında kameranın tutukluk yapıp bir süre sonra tekrar görüntüleri kaydetmeye başlaması sonucu arabalar ve insanlar aniden değişince, rastlantısal da olsa sinemanın ilk hilesini keşfeder. Bu, o zamana kadar sahnede kullandığı hilelerin benzerlerini sinemada uygulamaya başlamasını sağlayacaktır.

Melies'in "The Vanishing Lady" filminden bir kare

İngilizce'de "The Vanishing Lady" ("Escamotage d’une dame chez Robert Houdin" - 1896) olarak bilinen filmde bu hileyi ilk kez bilinçli olarak kullanır. Filmde Melies, sahnenin ortasındaki bir sandalyeye oturan kadını üzerine kapattığı bir örtüyle iskelete çevirir, ardından aynı işlemi iskelete uygulayıp kadını geri getirir.  


Bundan sonraki filmlerinde de benzer hileleri sıkça kulanır. Örneğin, "The Haunted Castle"da ("Le Manoir du Diable" - 1896) eşyalar ve insanlar kaybolup, belirir; odanın ortasında uçan bir yarasa şeytani güçleri olduğu her halinden belli bir adama dönüşür, yokluktan beliren dumanların arasından insanlar çıkar.

Melies, sihirbazlıktan gelen tecrübeleri ve hayal gücü sayesinde sinema tarihinin ilk fantastik, bilim kurgu ve korku filmlerine imza atar. [8]

Sinema türleri içinde en çok fantastik, bilim kurgu ve korku sinemaları hem görsel hem de işitsel yanılsamaları kullanarak seyirciler üzerinde etki uyandırmaya çalışır.

Örneğin, bir korku filminde aniden gelen bir ses dikkati asıl konudan başka bir yöne çekebilir. Bilinçli olarak aşırı ya da az ışık kullanımı da seyredilen olayın gerçektekiyle zıt bir şekilde algılanmasına sebep olabilir.

"Yüzüklerin Efendisi" film serisinden bir kare
"Sauron"
 Bunlara ek olarak, gelişen teknoloji sayesinde yanılsamaların etkisinin kuvvetlendiğini söylememiz mümkündür. Gerçek hayatta var olmayan, efsanevi bir yaratık günümüzde beyaz perdede -zihinlerde canlanan şekline çok yakın bir halde- ete kemiğe bürünebilir. Ya da gerçek hayatta var olan ama bir araya gelmesi mümkün olmayan varlıklar bilgisayar efektleriyle sanki bir aradaymış gibi gösterilebilir. 

"Pi'nin Yaşamı" filminden bir karenin "Rhythm & Hues" 
programı kullanılarak bilgisayar efektleri eklenmiş hali  [1]

Görsel kaynağı:

Görüldüğü üzere, bu sayede, yüz yıldan uzun süre bir önce Melies'in yolunu açtığı fantastik, bilim kurgu, korku öğeleri içeren sinema filmleri giderek daha gerçekçi bir hal almakta ve seyirciler için "ayırt etmesi güç illüzyonlara" neden olmaktadır.

            Birkaç paragraf önce bahsettiğim gibi, son yıllarda üç boyutlu film üretiminde önemli bir artış yaşanmaktadır. Yaşanan bu artışın büyük bölümünün az önce değindiğim türlerde (ayrıca görece 3D teknolojisinin daha kolay uygulanabilir olduğu grafik animasyon filmlerinde) gerçekleştiğini son yıllarda gösterime giren üç boyutlu film listelerine bakarak kolaylıkla gözlemleyebiliriz. [9] 
  
            Elbette, sinemada var olan yanılsama ve illüzyonlar yukarıda sayılan örneklerle sınırlı değildir. Görsel ve işitsel yanılsamalardan başka bir yanılsama türü daha vardır: Buna "anlam/kavram yanılsaması" diyebiliriz. Sovyet sinemasında sıkça gördüğümüz iki farklı görüntünün birleşerek yeni bir anlam ifade etmesi olarak açıklayabileceğimiz durum, aslında bilinçli bir seçim olsa dahi bir yanılsama sayesinde ortaya çıkar.


Kuleşov Etkisi'ne bir örnek. 
Kuleşov Etkisi'ni (Kuleshov Effect) ele alırsak, bunu daha iyi anlamamız mümkün olabilir. Buna göre: İlk planda karakter, sabit bir yüz ifadesiyle objektife bakar. Sonraki planda eğer bir yemek gösterilirse, seyirci bu kişinin aç olduğunu; kundakta yatan bir bebek gösterilirse, şefkatle; yatakta uzanmış bir kadın gösterilirse şehvetle baktığını düşünür. Oysa bilindiği gibi, aslında oyuncu kamera karşısında mimikten arındırılmış bir yüz ifadesi takınmıştır. Buna rağmen, seyircinin zihni art arda gelen bu görüntüler arasında bağ kurar ve boşlukları "kendine göre" bir anlam sağlayacak şekilde doldurur. Halbuki ilk planda gösterilen karakter, belki de, ikinci planda gösterilen yemeği az sonra yiyecek kişiyi öldürmek için yemeğe zehir katma amacı taşıyıp, bu eylemini gerçekleştirmek için fırsat kolluyordur. Bu durumda, bir anlam yanılması yaşayan seyirci daha en baştan, tamamen yanlış bir düşünceye kapılmış olur.
 
Sergei Eisenstein
 Sergei Eisenstein'ın kurgu kuramında da buna benzer bir durum söz konusudur. Bilindiği gibi yine art arda gösterilen iki farklı plan üçüncü bir anlam doğurur. Buradaki kimi zaman "şiirsel" denebilecek anlamları bulmaksa Kuleşov Etkisi'ne göre bir kademe daha zordur. Bu sebeple, seyircinin -geçmiş yaşantıları, yaşama alanı, vb. etkenler sebebiyle- anlatılmak isteneni anlamayıp, kendine göre bir anlam çıkarma ihtimali vardır.
  
            Bir resim sergisini gezen biri saatlerce bir tabloyu izlerken, ressamın her fırça darbesinin bir anlamı olduğuna kanaat getirip, bu anlamları çözümlemeye girişebilir. Farz edelim, yüzyıllar önce yaşamış o ressamın -gözüne hoş görünmesi dışında- herhangi bir maksadı olmaksızın tuvale çizdiği bir şeklin henüz onun yaşadığı dönemde ortaya çıkmamış bir kavramı ifade ettiğini öne sürebilir.

Eisenstein'ın bir filmindeki sembolleri yönetmenin ifade etmek istediğinden farklı algılayan kişi gibi, bir resim tablosunun en ince detayına kadar anlam yüklemeye çalışan kişi de bir yanılsamanın içinde olduğunun bilincinde değildir. Tıpkı sanatın büyüsünün etkisinde olduğunun bilincinde olmadığı gibi... Bu büyü, insanın bütün benliğini ele geçirir ve ona başka kimsenin eşine sahip olamayacağı duygu ve deneyimler yaşatır.

Mustafa Men
Not: Bu yazı ilk kez Gölge e-derginin 71. sayısında yayımlanmıştır. 




Dipnot / Kaynakça: 
[1] Yanılsama ve Gerçeklik: Caudwell ve Edebiyatın İşlevi, Cemal Süreya 27 Ağustos 1980
Web: http://www.cafrande.org/?p=29089
[2] Ernst Fischer, "Sanatın Gerekliliği", Ç: Cevat Çapan, Sözcükler, 2012, Sayfa 28
[3] Ernst Fischer, "Sanatın Gerekliliği", Ç: Cevat Çapan, Sözcükler, 2012, Sayfa 54
[4] Ernst Fischer, "Sanatın Gerekliliği", Ç: Cevat Çapan, Sözcükler, 2012, Sayfa 30
[5] Ernst Fischer, "Sanatın Gerekliliği", Ç: Cevat Çapan, Sözcükler, 2012, Sayfa 29
[6] Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi - Cilt 20 - Sinema
[7] Auguste Lumiere'in Bir Trenin Ciotat Garı'na Gelişi (L'arrivee du'n train en Gare de La Ciotat - 1896) filmini izleyen seyircilerin bir kısmı trenin kendilerini ezip geçeceğini düşünerek korkuya kapılır ve başını öne eğer. (Sinemanın İlkleri Film Başlıyor - Durmuş Akbulut, sayfa 36)
[8] Elbette bu rastlantı değildir. Melies'in; Jules Verne'in Aya Yolculuk'u, Bram Stoker'ın Dracula'sı gibi dönemin popüler eserlerinin etkisinde kaldığı açıktır.
[9]  2012'de vizyona girmiş 3D film listesi - Web: http://www.movieweb.com/movies/2012/3D

Hiç yorum yok: