13 Eylül 2011 Salı

İhsan Oktay Anar'dan "Efrasiyab'ın Hikayeleri"


Bu yaz, İhsan Oktay Anar'ın kaleminden, "Efrasiyab'ın Hikayeleri"ni okudum. İtiraf etmek gerekirse, ilk başlarda uzun cümleler beni oldukça yormuş, ancak bu duruma alıştığımda hikayeler son derece zevkli bir hal almıştı. 

Daha önce, birkaç kısa öyküsü dışında hiç okumamıştım İhsan Oktay Anar'ı. Ama özellikle "Puslu Kıtalar Atlası"ndan övgüyle bahsedilmesine defalarca tanık olmuştum. Nihayet bir gün bir kitapçı rafında, yazarın iki kitabına rastladım: "Amat" ve "Efrasiyab'ın Hikayeleri"... Yanılmıyorsam, Yazar Ahmet Haldun Terzioğlu'nun bir tarihi romanında değindiğine göre "Efrasiyab" sözcüğü İranlılar'ın Alp Er Tunga'ya verdiği bir isimdi. İşte bu yüzden ilk olarak onu okumaya başladım.



Kitabın konusu: 
         İnsan suretinde, elinde kara kaplı defteriyle gezinen "Ölüm", ihtiyar bir adam olan Cezzar Dede'nin canını almak için evine gelir ve içeri buyur edilir. Cezzar Dede, torunlarına masal ve hikaye anlatmaktan çok hoşlanmaktadır. Ölüm onun "kapısını çaldığı" sırada da en sevdiği işle meşguldür. Önce ziyaretçisinin kimliğini, ardından canını vermek için dışarı çıkması gerektiğini öğrenir. Hayattan artık fazla bir beklentisi kalmamış olan bu ihtiyar adam, büyük bir olgunlukla, Ölüm'ün soğuk nefesi eşliğinde dışarı çıkıp bir an önce can borcunu ödemek istese de önünde büyük bir engel vardır: torunları! Çünkü torunları, dedelerinin "gizemli adam"la birlikte daha önce öyküsünü dinledikleri "Efrasiyab'ın hazinesi"ne gideceğini düşünmektedir (...)

Arka kapaktan:
" 
     Cesaretini topladıktan sonra bu kitabı alıp inceleyen Aptülzeyyat, onun Dünya Tarihi adlı bir eser olduğunu gördü. Bir kitaptaki metafizik uykusundan uyanan hayalet, aynı uykuyu bir başka kitapta sürdürmeyi uygun görmüş olmalıydı. Atlattığı onca vartadan sonra harap ve bitap düşmüş olan Aptülzeyyat, o sıcak odada döşeğine kıvrılarak sızdığı vakit, rüyasında kendisini tıpkı o hayalet gibi Dünya tarihi içinde, ama aç bir kitap kurdu olarak gördü. Daha ilk sayfanın üzerinde,  iri puntolu, "yasak meyva” kelimesini ısırarak yemeye başladı. İkinci sayfada, “düşüşün azabı”nı tattı. “Mesih’in Etini” yedi, “O’nun kanı”nın lezzetine vardı. “Veba”yı, “Savaşlar”ı ,”Felaketler”i ve daha bir nicesini geçtikten sonra son sayfaya geldi. Bir sapiens olarak artık kozasını örebilirdi. Kozanın içindeki Minerva’nın karanlığında kurtuluşunu bekledi. Zaman geldiğinde , tattığı her güzellikle kanatları süslü bir kelebek olarak karanlıktan ışığa çıktı; artık cennete uçabilirdi. "


Daha önce bir yerlerde okuduğum, İhsan Oktay Anar için söylenmiş "fantastik olayları olağan şeyler gibi anlatan yazar" yakıştırmasına tam anlamıyla şahit oldum bu kitapta. Üstelik okuru sıkça gülümsetmeyi başardığını da gördüm.

Çoğunluğu Ölüm'le Cezzar Dede'nin birbirine anlattığı öykülerden oluşan kitabın hemen her sayfasında, dini ve mitolojik anlatılara, popüler kültür unsurlarına(ki son öyküdeki "Clark Kent uyarlaması"na hayli güldüğümü hatırlıyorum) göndermeler yapılmış.

Bu göndermeleri öğrenmek, yapıt hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isterseniz yapmanız gereken tek şey; İletişim Yayınları'ndan çıkmış bu sürükleyici kitabı okumak!

Meraklısına not: İlban Ertem, şu sıralar, Puslu Kıtalar Atlası'nı çizgi romana çeviriyormuş.

1 yorum:

Cemre dedi ki...

puslu kıtalar atlası ve suskunlar'ını okudum... muhteşem bir kalemm