18 Nisan 2011 Pazartesi

Kitap Fuarı, Yılmaz Özdil, Gözlemlerim, …


       İzmir’de her yıl bahar aylarında kitap fuarı olur. Bu yıl da vardı haliyle. Ve ben ilk iki gün gittim. Geçen sene üç kere gitmiştim. Bu yazıda size gözlemlerimi aktaracağım.

İlk gün çok kalabalık olduğundan pek dolaşamadım. Ertesi gün gitmemin nedeni de buydu. Birlikte gittiğim arkadaşım, Yılmaz Özdil’den imza almak ve mümkünse fotoğraf çektirme niyetiyle yılan gibi kıvrılan upuzun kuyruğa girme cesaretini gösterdi. Ben oldum olası kalabalıklara girmeyi sevmem. O yüzden onu yalnız bıraktım ve asıl amacım olan kitaplara döndüm.

Cebimdeki parayı son kuruşuna kadar harcamamla birlikte saate bakışım bir oldu. Ve henüz bir saat geçtiğinin farkına vardım. “Henüz” diyorum, çünkü tüm alışverişim bittikten sonra iki saat civarı boş boş dolaştım ortalıkta. Hatta son bir saati imza alanının çıkış kapısında geçirdim.

E, saatlerce aynı yerde durup, insanların aralarında konuştuklarına kulak kabartmamak olmaz. Bari size gözlemlerimi anlatayım bu sırada.


Yılmaz Özdil
Kalabalığın ne denli çok, bekleyişin ne kadar uzun olduğunu şöyle anlatabilirim: Dışarıda bekleyenler, içeriden imzalı kitaplarıyla birlikte çıkanlara “Geçmiş olsun!” diyordu. İçeri girenlere “Allah kurtarsın kardeş.” diyorlar mıydı onu bilmiyorum. Keza giriş tarafında pek bulunmadım.

***
Yılmaz Özdil imza günü öncesi yazısında İzmirli okurlara “ilk gelen boyoz ve kumru getirsin” diye seslenmiş. Ve -neredeyse- ilk gelen de son gelen de bu isteği yerine getirmeye çalışmış. Tabii izdihamda ezilen olmuş, o ayrı. (Ezilen olmuş, derken boyoz ve kumrulardan bahsediyorum.)

Tabii bir de şöyle bir şey var: Tamam iyi bir jest olabilir o kadar yiyecek getirmeniz de adamcağız o kadar şeyi nasıl yiyecek?.. Gerçi saatlerce kapıda dikilen iri yarı güvenlik görevlileri acıkmıştır. Onlara da yazık di mi? Yılmaz Özdil’e yardımcı olmuşlardır o konuda... :)

***

Kapıdaki güvenlik görevlileri dedim de aklıma geldi. Gelen geçen, kalabalığı gören, ışığın
çektiği herkes o zavallı güvenlikçilere “Kim imza veriyor?” diye sordular. Ama o kadar sorulmaz!.. Abartısız o sırada fuarda bulunanların –imza alanı dışındakilerin-yarısı sormuştur aynı soruyu.

“Yılmaz Özdil” cevabını veren görevliler otomatiğe bağladılar bir ara. Hatta dışarıda bekleyenlerden biri görevliye saati sordu. Gelen cevap neydi, tahmin edin haydi: “Yılmaz Özdil!

***

Nihayetinde onlar da insan. Sıkılmışlardır aynı sorulardan, kapıda dikilmekten. Sinirleri de gerilmiş olabilir normal olarak. İşte tam sinirlerin gerildiği anlarda adamın biri bağıra bağıra ortalığı inletiyor, çemkiriyordu: “Neden içeri almıyorsunuz, dedim. Yanındaki kazık ittirdi beni.” diye. “Kazık” dediği görevlilerden biriydi. Adam çıkış kapısından girip, ön sıralara kaynak yapmak istemiş, başaramayınca bağıracak adamı bulduğunu sanmıştı. Sonuç beklediği gibi çıkmayınca da lafı “Nerede bu devlet”e getirmişti.

***
Salih Memecan'ın Sizinkiler'i

Orta yaşlı bir kadın Yılmaz Özdil’i çocuklarına göstererek, “Hani Atv haberlerin sonunda bir adam bir şeyler çiziyor ya işte bu o.” dedi. Halbuki kastettiği kişi Salih Memecan’dı. Ve bir zamanlar ayıla bayıla okuduğum, şimdilerdeyse hazzetmediğim Salih Memecan, Sizinkiler albümlerini imzalıyordu. Ve fakat imza dağıttığı stant oldukça uzaktı. Pek de kalabalık değildi hani.

***

İmza günü konusu genel olarak böyle. Açıkçası ben, fuara gelen ve kitap satın alanların kuru kalabalık olmadığına inanmak istiyorum. Ve inanıyorum da… Türkiye’de düzenli okur sayısı az. Kabul! Ancak ve ancak okuyan da okuyor. Neyse yazıyı ilk gün gözlemlediğim başka bir olayla kapayalım:

Fiyatlarda indirimin aksine artışa giden bir yayınevi standı sinek avlarken, stant görevlisi telefonda memlekette kimsenin kitap okumamasından, bu yüzden satışların düşük olduğundan dert yanıyordu. Bunu yaparken de bir yandan “Şekerim” demeyi ihmal etmiyordu karşısındakine. Evet, işte durum bu. Başka stantların yaptığı inanılmaz satışları görmezden gelerek, “Ah! Vah!” etmenin bir anlamı olmadığını göstermek istedim. Umarım bir şekilde lafın sahibi bu yazıyı okur da en azından bir kere düşünür “Ben nerde yanlış yaptım” diye. Bugünlük bu kadar, sevgili okur. Beni dinlediğin (veya “okuduğun”, ne fark eder?) için teşekkürler…

4 yorum:

Karluk dedi ki...

Kaleminizi ve çalışmalarınızı beğeniyorum ama bence hakettiği ilgiyi görmüyor.

Arzu ederseniz bir domaine geçmek ve iyi tasarlanmış bir sitede yazabilmeniz hususunda sizi bilgilendirebilirim.

Selam ile,

Kültürel Güncel dedi ki...

@Karluk
Yazılarımı beğenmenize sevindim. Bir alan adı almak niyetindeyim.
Bu konuda öneri ve görüşlerinizi aşağıdaki e-posta adresime gönderirseniz sevinirim.
(kulturelguncel@windowslive.com)
Selamlar.

mit dedi ki...

Gerçekten de ilginç insanlarımız var vesselam :) Özellikle saat yerine Yılmaz Özdil cevabını veren güvenliğe bayıldım :) Çok güzel bir yazı olmuş, ellerinize ve kaleminize (Klavye?) sağlık...

Kültürel Güncel dedi ki...

@mit
Değerli yorumunuz için teşekkürler. Böyle ilginç şeyleri yazıya aktarılmış görünce "Hadi canım, olur mu öyle şey?" diyoruz çoğu zaman.
Gerçek hayatta şahit olduğumuzdaysa yapabileceğimiz tek şey ağzımızdan kurtulmaya çalışan kahkahalarımızı ellerimizle örtbas etmeye çalışmak oluyor. Bir de karşımızdaki kapı gibi güvenlik görevlisiyse... Hele bir gül bakalım. :)