10 Ocak 2011 Pazartesi

Ümit Kireççi Röportajım:

   Çizgi Roman Okurları Platformu'nun kurucusu ve yöneticisi Ümit Kireççi'yle röportaj yaptım. Kendisine beni kırmayıp, sorularıma cevap verdiği için çok teşekkür ederim.
   Ümit Kireççi'yle hayatı, Ç.R.O.P ve çizgi roman dünyası üzerine yaptığım röportajın sonunda da Kireççi'nin yayınlamama izin verdiği ''Müzik Ruhun Gıdasıdır'' adlı fantastik öyküsünü bulacaksınız. Keyifli okumalar...


Kültürel Güncel: Hayatınızdan biraz bahsedebilir misiniz? (Günleriniz nasıl geçiyor, hobileriniz nelerdir?)


Ümit Kireççi: Aslen çocuk tiyatrosu ve organizasyon işi yapmaktayım. Ajans işleri belirli bir vaktimi alıyor. Ama insan kurtlu olunca rahat duramıyor. İ. Ü. Çeviribilim bölümünde yüksek lisans yapıyorum. Hafta içi üç okulda tiyatro dersi veriyorum. Hafta sonları gösterilerim devam ediyor. Birkaç dergiye ve sanal ortama yazı yazıyorum. Çizgi roman okuyarak eksiklerimi tamamlamaya çalışırken kitap ve araştırmalarla daha iyi çalışmalar yapmanın alt yapısı oluşturmaya çabalıyorum. Arada bir oğlumu ve eşimi görüyorum kısmet olursa. Anlaşılacağı gibi asıl hayatım iş olunca hobilerim de eşim ve çocuğumla vakit geçirmek oluyor. 

''Bugüne kadar yaptıklarımız sadece “giriş” projeleri!'' 

K.G: ''Çizgi Roman Okurları Platformu'' olarak bugüne kadar çizgi roman sanatını geliştirmek, yaygınlaştırmak için çok güzel çalışmalar yaptınız. (söyleşiler, tanıtımlar, okuma günleri gibi)  
Önceki çalışmalarınızdan ve gelecekte yapmayı düşündüğünüz çalışmalardan biraz bahsedebilir misiniz?                                                                                                   Ü.K: ÇROP, basit ve bir çok kişinin güldüğü bir proje olarak ortaya çıktı 2006 senesinde. Doğrusunu söylemek gerekirse “fanzin dergi, bülten, haber” gibi devam projeleri düşünülürken gündeme blog geldi. Sonra bir de baktık ÇROP kendi yatağını oluşturarak akmaya başladı. Meğerse koskocaman bomboş bir alan varmış çizgi roman sanatımızda. Çok konuşanların ama az iş yapanların ve hep birilerinden bir şeyler bekleyenlerin dünyasında cepten biraz para harcayarak ve hatta çoğunlukla para da harcamayarak muhteşem işler yapılabileceğini gördük ve uygulamaya koyduk. 
   Organizasyon yapmayı biliyor olmam ve farklı alanlarda faaliyet gösteriyor olmam bir çok deneyim ve birikimi ÇROP projelerine yönlendirmemle projeler arttı. Bir çok arkadaşımız da ön plana çıkmasalar da (meslekleri gereği veya özel istekleri) ellerindeki imkanları ÇROP’a yönlendirdiler. 
   Bugüne kadar yaptıklarımız sadece “giriş” projeleri desem yalan olmaz. Önümüzdeki günler için halihazırda öyle büyük projeler var ki adım adım yukarılara doğru ilerliyoruz. Herhangi bir bilgi veremeyeceğim kusuruma bakmayın ama ÇROP var oldukça daha çok güzel işler göreceğiz kısmet olursa. Yalnız ÇROP yöneticiliği onca iş arasında beni yormaya başladı. Yerime bir talip bulursam üye olarak görevlerimi yapmaya devam etmekle birlikte yönetimi büyük bir zevkle devredeceğim.

K.G: En çok hangi çr kahramanını seviyorsunuz? Neden? 
Ken Parker
Ü.K: Aslen sıkı bir comics okuruyum ve çoğunluğu boş macera kurgularından oluşan seriler olmalarına karşın bu ekolü çok seviyorum. Buna karşın kaliteli çizgi roman denince aklıma hemen “Ken Parker” geliyor. Yine İtalyan ekolünden “Dampyr” favorilerim arasında. Sanırım çizgi roman okuru çocukluğunun beğenisinin esiri olmaya ve hep aynı kahramanı okumaya yatkınlaşma eğilimi içindedir… Ben bu kategoriden değilim. Nasıl ki çocukken okuduğum öykü veya romanların, izlediğim tiyatroların kahramanları ve içerikleri ve mesajları bugün hayatımı yönlendirmiyorsa, nasıl ki entelektüel bağlamda belli bir gelişme göstermiş ve estetik kaygılarımda değişim olmuşsa ve ben bugün vasatın üstündeki yetişkinlere özel edebiyat ve tiyatrodan hoşlanıyorsam çizgi romanda da belli bir arayışı sürdürüyor çizgi roman sanatının seçkin eserleriyle hayatı sorgulamamı sürdürmek istiyorum. 
   Muhtemelen bunca iddialı sözün ardından Frankofon hayranı olduğumu söylemem falan bekleniyordur ya, yok öyle bir şey. Frankofon iyidir hoştur, bir çok örneği hayata dair muhteşem eleştiriler, sorgulamalar ve perspektifler sunar ancak benim favorim olamaz, olamıyor. 
Dampyr
   
   Alaska ve Dampyr ise çok büyük mesajları son derece basit kurgu ve öyküler içinde aktarıyor. Diğer orta okul çocuklarına hitaben basılmış onlarca fumettinin tersine yoğun bir bakış açısı sunuyor okura. 


   Ha, ama yine de en favori ekol sizce nedir diye sorulursa yanıtım “comic”s olur. Özellikle de DC Comics. Ama yanlış anlaşılmasın, daha önce Mandrake, Gordon v.s. için söylenen sonra da Vertigo’ya uyarlanan “fumettiye benziyor, Avrupa çizgilerine daha yakın, çok entelektüel diye sadece onu okuyorum, zaten comics sayılmaz” bahanelerinden değil benimki. Yan kuruluş Vertigo’dan bahsetmiyorum. Has ve öz DC Comics bahsettiğim. Bazı öyküleri hariç Superman ve Batman dışındaki hemen her şey.


K.G: Sizce Amerikan 'comics'ler mi yoksa siyah-beyaz çizgi romanlar mı daha iyi?
Ü.K: Çizgi romanın kendisi iyi. Bu noktada böylesi bir ayrım yapmam mümkün değil. Sanatsal kaygılarla üretilmiş olanları belli bir kesime ve beklentiye, serüven kurgulu olanları belli bir kesime ve beklentiye, masalsı olanları başka, piyasa işi olanları başka, v.s.ler başka kesim ve beklenti içinde olanlara hitap ediyor. Kendi adıma hepsinden ayrı ayrı keyifler alıyorum okurken. Ama elbette içeriğini veya çizgisini beğenmediklerimi de inceleme konusu olmasının ötesinde bir merakla okumuyor takip etmiyorum öyle çok sıkı bir şekilde. 
''Çizgi romanı “hafif meşrep” ilan eden zihniyet kendilerinin de okumadığı klasikleri kolay yoldan okuyacak olmanın mutluluğuyla bu serileri önerir oldular.''

Suç ve Ceza
K.G: Edebiyat klasiklerinin çizgi uyarlamaları yaklaşık bir yıldır çok satılıyor. Sizce bu kadar çok satılmalarının nedeni ne olabilir? Bu furya ne kadar sürer?

Ü.K: Edebiyat klasiklerinin uyarlamalarını gruplara ayırmakta fayda var. Edebiyat diliyle çizilenler ayrı, özel olarak senaryosu yazılan ve çizilenler bence ayrı kategorilerdir. İkinci grup çizgi romana uyarlama iken diğeri kolaya kaçma gibi geliyor bana ve dille çizgi anlatım kopukluğu işin değerini düşürüyor. 
   Neden çok satıldığı da ortada… Çizgi romanı “eğitsel olmayan, şiddet içerikli, hafif meşrep” ilan eden zihniyet kendilerinin de okumadığı klasikleri kolay yoldan okuyacak olmanın mutluluğuyla bu serileri önerir oldular. Çizgi roman sanatının kendini anlamaya çalışacaklarına olaya “işlevsel” bakan bir tavır. Bir de “entelektüel” bir olay gibi anlaşılan uyarlamaların aslında medya pompalamasıyla basit reklamcı ağzının “ihtiyacın var” manipülasyonuyla dayatılmasının farkında olunmaması da ayrı bir eğlence bence. Bunun dışında da “çizgi roman yararlıdır” sözü kulaklarda yer ediyor ya, eminim bugün olmazsa yarın gerçek çizgi roman sanatına katkısı olacaktır bu furyanın.

Karaoğlan

K.G: Türk çizgi roman kahramanları (Tarkan, Karaoğlan, Tolga, vb) hakkında ne düşünüyorsunuz?


Ü.K: Bu örneklerini verdiğiniz kahramanları bugünün gözüyle değerlendirecek olsam herhalde “olmasalar da olur” derdim. Hem de özellikle Tarkan hayranı olmama rağmen. Hemen hiç biri bugünün okuyucusuna yeni bir şey söyleyemeyen, evrensel içerik ve konuları barındırmayan, yarının okuruna ise söyleyecek hiçbir şeyi olmayan yapıtlar benim gözümde. 
   Ancak çizgi roman tarihimizdeki yerleri çok önemlidir ve gönül o eserleri yaratan ustaların öğrencilerinin yeni işler çizmiş olduğunu görmek isterdi. Yeni ve zamanını yakalayan ve yarına da bir şeyler söyleyebilen eserleri ortaya çıkarmış olmalarını dilerdi. Yok ama öyle bir şey. Tek adam’ların tek sesli eserleri ve kahramanları… O kadar. 

K.G: En sevdiğiniz çizgi roman çizerleri ve senaristleri kimler?

Ü.K: Ben sadece yazarlar üzerinde durmak istiyorum. Sonuçta artık tüm dünyanın üstün sanatçı olarak kabul ettiği; özellikle de Fransız kökenli, çizerlerinin adlarını yazmak niyetinde değilim. Veya kabul görmüş diğerlerini. Önlerine konan senaryoyu doğru düzgün anlıyorlarsa bitmiştir olay. Bence önlerine konan en iyi senaryolar nereden geliyor ona bakmak gerekir. 
   Bir çok alana hakim, eleştirebilen, ufuk açabilen, klişeleri yıkan, yenilikler yaratabilen yazarları çok seviyorum. Bunun için de şu isimleri saymak isterim: Goscinny, Alan Moore, Kurt Busiek, Jodorowski, Keith Giffen ve Giancarlo Berardi

''Kitabımı 8 yılda yazdım, 1 saatte de okudum.'' 

K.G: ''Çizgi Roman Senaryosu: Önce yazı sonra çizgi'' isimli kitabınızı okudum. Çok güzel ve bilgilendirici bir kitap olmuş. Çizgi roman senaristi olmak isteyenler için ideal bir kaynak... Kitabınız hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?
Ü.K: Bir aksilik olmazsa yakında kitap yeniden elden geçerek bir başka yayınevi tarafından basılacak. Bunun dışında da söyleyebileceğim sadece elimden geleni yaptığımdır. 8 yılda yazabildim. 1 saatte de okudum. 






K.G: Çizgi romanın 'altın çağ'a dönmesi için sizce ne gerekli?

Ü.K: Her sanat dalının bir altın çağı, gümüş çağı, bronz çağı, olsa da olur olmasa da çağı var dersek yanlış olmaz. Resim, Tiyatro, Heykel sanatlarının geldiği konuma bakmak yeterli. Para kazandıran ve kitleleri yönlendirebilen sinema, karikatür ve çizgi romanın şansı diğerlerine nazaran daha fazladır. Bu nedenle belki altın çağları olmaz ama popülerliklerinden bir şey kaybetmezler bence.



K.G: Çizgi roman çizeri ya da senaristi olmak isteyen gençlere öneriniz var mı?

Ü.K: Tek bildiğim yol ve yöntem çalışmaktır. Ama belki de daha önce “ne istediğini bilmektir”. Sadece yetenek geliştirmek değil de “ne söylemek”, “kime ulaşmak”, “ne yenilikler” getirmek için bu alanlarda gelişmek istediğini sorması gerekiyor kişinin kendisine. Yeteneğini geliştiren bir amele olmak kolaydır ama projeleri çizen kişi olmak zordur. Sanatçı işte bu noktada olunuyor. Tabii mimar demişken hırsızlık yapılmasından bahsetmiyorum aman ha!.. Adam olunarak yaratıcı olunmasından bahsediyorum.


K.G: Son olarak söylemek istediğiniz bir şey?

Ü.K: Kültürel Güncel güzel ve akılda kalıcı bir isim olmuş, kutlarım. Eminim bir sene içinde kazaya uğramadan sürdürebilirseniz bu kaliteyi, kalıcı ve vazgeçilmez bir yer kazanacaksınız kültür ve sanat hayatımızda. Tebrik ederim.

***

Müzik Ruhun Gıdasıdır


    O gün iştahı pek yerindeydi Kiras’ın. Hani but da çok güzel pişmişti. Tam istediği gibi. But önce katrana batırılmış, üzerine Lorur’lu cücelerin sümükleri sürülmüş, ardından da ateşe şöyle bir gösterilmiş geri çekilmişti. Lezzetliydi vesselam... da... Da’sı, yemeğin lezzetini az biraz yavanlaştıran şeydi. Butun sahibi çok rahatsız edici bir şekilde bağırıyordu. 

 İblisin kazığa geçirerek kaçmasını engellediği günahkar insan ruhunun bir bacağı kazığa bağlıyken diğeri Karis’in yemek masasına bağlıydı ve Karis elinde kılıcı ve çatal mızrağı ondan afiyetle parçalar keserek yiyordu. Sıradan bir öğlen yemeğiydi işte, ne vardı bunda bu kadar yaygara koparacak?
İblis, hemen yardakçılık klasını konuşturarak yemeğe ayrı bir hava katmak üzere ellerini birbirine vurarak alkışladı. Daha alkışın yankısı havadan silinmeden ortaya farklı çukurlardan gelmiş dört başka İblis çıkıverdi.


 Birinci İblis yanında Şopka’lı bir ruh getirmişti. Bu ruhun bedeni davul gibi şiş ve gergindi. İkinci İblis’in yanında Hotu’lu bir ruh vardı ki bunun bedeni ince ve narindi. Neredeyse saydamdı. Üçüncü İblis’in yanında saç yumağı gibi görünen bir Gıtla’lı vardı ve dördüncü İblis Artaron’lu Hortum burunlulardan birini getirmişti. Yardakçı İblis’in eline aldığı kaval kemiğini havaya savurmasıyla birlikte olağanüstü bir yemek müziği çalınmaya başladı.


 Birinci İblis Şopka’lının davul bedenini yerden yere vurarak davul çalıyor, İkinci İblis Hotu’lunun narin bedenini pençeleriyle çizerek cızırtılar çıkartıyor, Gıtla’lının başını ayakları altında sıkıştırmış olan üçüncü İblis bileğine doladığı saç tellerini yolarken gerilmiş saç tellerinden ince nağmeler tınlatıyor, bu kakofoniye dördüncü İblis de Artaron’lunun hortumunu üfleyerek katkıda bulunuyor, üflediği hava Artaron’lunun kafasında bulunan diğer deliklerden çıkarken çıkardığı eşsiz nağmelerle yemek müziğini zenginleştiriyordu.


 Öğle yemeği olan insanın ve diğerlerinin çığlıklarının da eklendiği bu ilahi müzik yardakçı İblis’in elinde tuttuğu kaval kemiğini sallamayı bırakmasıyla bir an duruyor, sonra kaval kemiğiyle birlikte bir tur daha sürüyor, son bir duruşun ardından bir kez daha yükseliyor ve sona eriyordu. Sonunda da bitti.


 Orkestra sustuğunda cehennem çukurunda derin, ulvi bir sessizlik oldu önce. Ardından Karis, göz yaşları arasında ayağa kalkarak üstleri başları parçalanmış et, saç, kan, plasenta, sümük kaplı orkestra elemanlarını çılgınca alkışladı. Ve bu alkışla birlikte cehennemin her işkenceci bireyi çılgın tezahüratla ona destek oldular. Cehennemde işkence sanatın gücü sayesinde en az üç dünya dakikası kadar durmuş oldu böylece. Göz yaşları yerdeki dışkılara, kanlara ve etlere karışırken huşu içindeki İblisler o üç dünya dakikası sürede benliklerini unutarak sanatla bir oldular, tek vücut sanat oldular...



 Yardakçı İblis’i uzun uzun öven ve methiyeler düzen Karis, onu ödül olarak masasına davet etti. Yardakçı İblis diğer orkestra elemanlarına “gidin” işaretini verirken şaşkın bir halde masaya baktı.


“Şey, efendim, bu doğru olur mu? Sizinle aynı kaptan yemek...”

“Ben istiyorsam olur. Otur.”

“Emredersiniz.”

“Biliyor musun İblis, senin içinde bir sanatçı gizli olduğunu hiç fark etmemiştim. Aslında oldukça yetenekliymişsin.”
“Teveccühünüz efendim.”

“Mütevazılığı bir yana bırak. Söylediğimde çok ciddiyim. Sen beni ağlatan ilk İblissin. Söylesene nereden çıktı bu müzik?”

“Geçenlerde beynini sökerek gri hücrelerine ayırdığım bir insanın beyninden öğrendim bu müzik olayını efendim. Buna yemek müziği diyorlar.”

“İlginç, çok ilginç...” sözüyle Karis bir an hareketsiz kaldı, ardından da gürültüyle geğirdi. “Çok hoş, çok çok hoş. İlk defa ağır bir yemeğin ardından hemen geğiriverdim ben. Sanırım müzik yemeğin hazmını kolaylaştırıyormuş. Bravo... Bu keşfinden ötürü seni tebrik ederim.”

Mutluluk göz yaşları döken İblis övülmeye nasıl yanıt vereceğini düşünürken ağzından sadece kopuk kelimeler çıkıyordu “Aman... efendim...” ağzına ulaşan sümüğü burnuna geri çeken İblis sabuklamalarını sürdürüyordu “ben... kulunuz... sıradan....”

“Hadi hadi ağlama hem bak... İblis.... İblis...”

“Buyurun efendim! Şaşkın görünüyorsunuz. Eğer benim yaptığım bir şeyse emredin kendimi...”

“ Yok yok senden değil... Yani aslında senden ama... Bu müzik olayı çok şahane bir hazım aracı. Bak önce geğirtti şimdi de tuvaletimi yapmam gerekiyor. Ne çabuk... Hepsi senin sayende.”

“Buyurun efendim hemen yemeğin üzerine yapın.”

“Evet, evet, evet....”

“Siz işinizi görün efendim, ben yemeğimi işiniz bittikten sonra da yerim. Hem sonra ben de dışkıladığım zaman yediğimiz parçaları sahiplerine iade edeceğimden de emin olabilirsiniz. Ikının efendim, rahatlayın, ıkının...” 


30 Eylül 2004 Perşembe Sabahı 
(Başlangıç saati : 09.00 / Bitirme saati : 10.37)
Ümit Kireççi

2 yorum:

Ramazan dedi ki...

Tebrik ederim. Elinize sağlık. :)

Mr. Aşkın Güngör dedi ki...

İşte, bu adam bugüne dek tanıdığım kişiler içinde 'Ben kurtluyum' derken kesinlikle ve kesinlikle doğruyu dillendiren tek kişidir. Garip, bitmek bilmez enerjisiyle oradan fırlar, buraya yetişir, o enerjiyi nereden bulduğunu merak ettirir kişiye.

Çizgi roman bu adam gibilerine gereken saygıyı gösterdiğinde memlekette çizgi patlaması olması kaçınılmazdır.

Keyifli söyleşi için teşekkürler...