16 Ocak 2011 Pazar

Ege Görgün Röportajım:


    Ters Ninja'nın kurucusu, popüler kültür yazarı ve çizgi roman aşığı Ege Görgün'le röportaj yaptım. 
Sorularıma verdiği güzel yanıtlar için kendisine çok teşekkür ederim. Röportajın sonunda Ege Görgün'ün, daha önce Ters Ninja'da da yayınlanmış, ''Zamansız'' adlı bilim kurgu öyküsünü de okuyabilirsiniz.  




Kültürel Güncel: Yaşantınızdan biraz bahsedebilir misiniz?
Ege Görgün: 31 Mayıs 1972 tarihinde Kocaeli’nde doğdum. En iyi arkadaşı televizyon, sinema ve çizgi roman olan çocuklardandım. Ama büyüdükçe arkadaşlarım çoğaldı. Geç de olsa sokağa çıkıp top oynamayı akıl edebildim. Şimdiki hayatım da çok farklı değil. Bir sürü gerçek dostum, arkadaşım var ama sinema, kitaplar, çizgi romanlar da hala hayatımın bir parçası. Tabii futbol da…




K.G: Sinema, futbol, çizgi roman vb. alanlardaki uğraşlarınızın içinizdeki erkek çocuğunun ölmediğine işaret olduğunu söylemişsiniz. Peki içinizdeki çocuk, başka nelerden hoşlanır?
E.G: Gezmekten, yeni insanlar tanımaktan, yeni yerler görmekten. Arkadaşlarımla oturup bir yandan çaylarımızı içip, bir yandan sohbet etmekten. En önemlisi de güzel yemekler yemekten…
K.G: Ters Ninja’yı kurarken ‘‘blog ruhlu bir site’’ olmasını tercih etmenizin nedeni neydi?
E.G: Çünkü büyük sinema siteleri ruhsuz ve kişiliksiz, birbirine benzer: bloglar ise içerik olarak yetersiz geliyordu bana. İkisini de birleştirmeye karar verdim. Ruhu, kişiliği ve içeriği zengin olan bir site... 

''Hiçbir dergi, Ters Ninja’nın bana verdiği tatmin duygusunu veremez. ''


K.G: Sinema dergilerinden yazarlık teklifi almadığınız için Ters Ninja’yı kurduğunuzu açıklamışsınız. Peki, eğer bir sinema dergisinde yazıyor olsaydınız, kendi sitenizi açmak istemez miydiniz?
E.G: Bütün sinema dergilerinde yazıyor olsam bile, Ters Ninja’yı yine açardım. Çünkü yalnızca yazmak değil, yazdırmak da önemli benim için. Ayrıca Ters Ninja istediğim her konuda, istediğim gibi yazmama olanak sağlıyor. Hiçbir dergi, Ters Ninja’nın bana verdiği tatmin duygusunu veremez. Ama dergilerin beni davet etmemesi yeni bir mecra yaratmak için beni motive etmiştir mutlaka. 


K.G: Ülkemizde son yıllarda yaygınlaşan bloglar, aynı konularda açılmış çoğu siteye taş çıkartıyor, bence. Bu konu hakkında sizin de fikrinizi alabilir miyim? 
E.G: Aynen öyle. Çünkü amatör ruhla yapılıyorlar. Maddi bir beklentileri yok. Tabi bütün blogların aynı olduğunu söylemek mümkün değil. İçlerinde bir hevesle kurulan ama yeterli olmayanları da var. Blogların en büyük önemi ise basının ne kadar kötü durumda olduğunu ortaya çıkarmış olmaları. ‘’Kral Çıplak!’’ dedi bloglar ve basında yazan çoğu kişinin yetersizliğini, gazetelerin içerik anlamında  demodeliğini ve üretilen işin kalitesizliğini ortaya çıkardılar. Peki, basın ne yaptı? Kendini düzeltmek yerine: bloggerlara köşe verdi. 

'' ‘‘Kopyala-yapıştır’’cı siteler dünyanın en ahlaksız işini yapıyorlar! ''


K.G: Başkalarının yazılarını kaynak belirtmeden, izinsiz kopyalayan yüzlerce gereksiz internet sitesi var. Sizce bu ‘‘kopyala-yapıştır’’cı siteler de tüketim toplumunun bir parçası mı? 
E.G: Tüketim toplumunun yarattığı parazitler diyelim onlara. Dünyanın en ahlaksız işini yapıyorlar. Çünkü bizler bir bedel kazanmıyoruz ürettiklerimizi bloglarımızda paylaşırken. Böyle bir üründen haksız kazanç ya da fayda elde etmeye çalışmak, tekrar ediyorum, dünyanın en büyük ahlaksızlığı.   


K.G: Bir röportajınızda ‘‘Siyaset, din ya da hukukun olmadığı bir dünyada bile "iyi insan" olabilmenin mümkün olduğuna inanıyoruz.’’demişsiniz. Peki ‘‘iyi insan’’ olmak için neler yapmak gerekir? ‘‘İyi insan’’ olmanın belli bir kıstası var mıdır?
E.G: İyi bir insan olmanın kıstasını hepimiz biliyoruz aslında. Ama işimize gelmediği için bilmezden geliyoruz. Ama en basit kıstas şu: insanlar sizin için “iyi adamdı” diyorsa, misyon tamamlanmıştır. Ama benim fikrimi soruyorsan, iyi insan: tüketim toplumunun çılgınlığına kendini kaptırmamış, para ve güç uğruna başkalarını sömürmeyen, diğer insanlara, dünyaya ve hayvanlara saygılı, ötekine (din, ırk, cinsiyet anlamında) karşı uygar davranabilen, ailesinin, arkadaşlarının, komşularının kazıklanmayacaklarına emin olarak güvenebileceği bireydir.

''Her dönemden çizgi roman örnekleri var elimde.''


K.G: Çizgi roman okumayı seviyorsunuz. Peki ya biriktirmeyi? Cevabınız ‘‘evet’’se koleksiyonunuzda hangi çizgi romanlar var? 
E.G: Yeni çıkan bütün çizgi romanları ediniyorum. Ya ben alıyorum ya da -sağ olsunlar- yayınevleri tanıtmam için bana gönderiyorlar. Sıkı bir koleksiyoncu değilim çünkü maddi durumum bunun için elverişli değil. Evim de pek müsait değil hepsini saklamaya. Paramı yabancı çizgi romanlara harcamayı tercih ediyorum. Geçmişte pek çok çizgi romanımı sattım. Ama her dönemden çizgi roman örnekleri var elimde.


K.G: En sevdiğiniz beş film, oyun(pc/ps), kitap ve çizgi roman hangileridir?

E.G:
Film:
  • Alien
  • Exorcist
  • Star Wars
  • Blade Runner
  • Oldboy


Kitap:
  • Muska – Sadık Yemni
  • Gülün Adı – Umberto Eco
  • Vertigo – Paul Auster
  • Rama -  Arthur C. Clarke
  • Yüzüklerin Efendisi – J.R.R. Tolkien




Çizgi roman:
  • Ken Parker
  • Büyülü Rüzgar
  • Dampyr
  • Watchmen
  • Preacher 


Oyun:

Hiç alakam yok. Pacman’de kaldım ben. Şaka bir yana. Playstation’da futbol oynamak keyifli ama. 




K.G: Dile getirmek isteyeceğiniz başka bir şey?
E.G: Genç yaşına rağmen güzel bir iş çıkarmışsın. Senin yaşındakilerin yalnızca tüketen değil, üreten de gençler olmasını umut ediyorum. Bu şekilde bir haksızlık gördüklerinde seslerini yükseltebilme hakları ve becerileri olur. Ve kimle röportaj yaparsan yap, yanıtları iyice okuyup kontrol etmeden yayına alma.


* * *

- ZAMANSIZ -


“Lütfen koltuk kalkanlarınızı çalıştırınız. Kalkanları açtığınızda üzerinizde bir miktar basınç hissedebilirsiniz. Bu kesinlikle tehlikeli bir durum değildir. Sakin olun ve güvenlikteliğinizin keyfini çıkarmaya bakın. Koruma kalkanları sizi kalkış ve iniş anında olduğu gibi, bir kaza durumunda da maksimum düzeyde korurlar.”


“Heyecanlı yolculuğumuz az sonra başlıyor.”

     Kalkış olabildiğince sarsıntısız geçirildikten sonra, sıra zaman atlamaya geldi. Bu aşamanın sarsıntısız atlatılmasına imkan yoktu. Yolcular uyarıldı. Işık hızına ulaşıldığında her şey yok oldu. Zaman…mekan…her şey.


Çok kısa süren bir hiçliğin hemen ardından, zaman ve mekan yerli yerine oturduğunda, hostesin sesi şaşkın yolcuların kulaklarında çınladı.

“İlk durağımız Mayalar devrindeki Güney Amerika. Bu kadar eski bir zamanda, gemimizi tam kamufle etme gereği duymuyoruz. Işık yansıtıcılarını kullanmamız yeterli oluyor. Aşağıdakiler şu an bizi uçan dev parlak cisimler olarak görüyorlar. Ayrıca yapılan araştırmalar ziyaretlerimizin Mayaların kültürüne olumlu etki yaptığını gösteriyor. Altımızda görülen muhteşem yapılar Maya tapınakları. Birazdan Amazon ormanları üstünde bir tur attıktan sonra yolculuğumuzun ikinci durağına geçeceğiz. Rönesans dönemindeki Avrupa…”

“Lütfen tekrar koltuk kalkanlarını çalıştırınız.”

     Sarsıntılı zaman atlama aşamasına biraz daha alışan yolcular, 15. yüzyıl Avrupası'na geldiklerinde geçen seferkine oranla daha rahat gözüküyorlardı. Tek tük gözlenen huzursuzluk belirtileri ise birazdan tüm yolcuların manzarayı daha iyi görebilmeleri amacıyla geminin dış çeperinin tamamen, üzerinde koltukların durduğu tabandan başlayarak saydamlaşacak olmasından ileri geliyordu. İnsan psikolojisinde ikilem yaratıyordu bu durum. Akıl durmadan her şeyin yolunda olduğu mesajını verecekti ama temel içgüdüler bu bilgiyi görmezden gelip boşlukta, hem de yeryüzünden metrelerce yüksekte asılı kalmanın çok tehlikeli bir şey olduğunu çığlıklarla haykıracaktı. 
Neyse ki katlanılması güç, hatta panik ataklara yol açabilecek bu deneyimin sorun yaşatmaması  için yolcular seyahat öncesinde simülasyonlar aracılığıyla kısa bir adaptasyon sürecinden geçiriliyorlardı. Bu sanal egzersizler ve özel bazı kimyasallar sayesinde ileri derecede yükseklik korkusundan muzdarip olanlar bile bu deneyime olabildiğince hazır hale getiriliyorlardı.

     30. yüzyılda İngiliz edebiyatı öğretmeni olan Mustafa Sacit’in içi yetmiş iki numaralı koltuğunda otururken heyecandan kıpır kıpırdı. Bu onun ilk zaman ötesi turistik gezisi idi. Oldukça pahalı bir bedeli olan bu yolculuk için uzun süredir para biriktiriyordu. Öğretmenlere göre olmayan bu yolculuk belki de onun hayatının en renkli deneyimiydi. Avrupa’nın şehirleri üstünden geçerken, geçmişe duyduğu özlem her an biraz daha perçinleniyordu.

Kendini bildi bileli, yanlış zamanda doğduğuna dair bir inanç vardı içinde. Sanki eski zamanlara aitmiş gibi hissediyordu kendini. Bu inanç onda giderek bir saplantı halini almıştı. O geçmişte bir yerlere aitti, artık adı gibi emindi bundan. Hostesin sesi onu kendine getirdi.

“Son durağımız bir felaketin eşiğinden dönülen 2000′li yıllar.”

Zaman atlama aşaması artık yolculara eğlenceli gelmeye bile başlamıştı. Gemide bulunan bir kaç çocuk gülerek, “Bi daha, bi daha!” diye bağırıyorlardı.

“2000′le 2050 yılları arasında kalan zaman dilimi, tam anlamıyla bir kaos dönemi olduğundan, meraklı zaman gezginleri tarafından çok rağbet görüyor. Bunlara bir de kaçak turistik gezileri eklersek, bu zamanların neden gemilerimizin en çok deşifre olduğu dönem olduğu anlaşılır. Gemimiz şu anda maksimum kamuflajla gizlenmekte. Püskürttüğümüz gazla yapay bir bulut oluşturduğumuzdan, aşağıdan bize bakan bir kimse yalnızca hareket halinde bir bulut görüyor.”

     Bazı zaman ötesi turistik geziler kaçak olarak yapılıyordu. Yasalara uygun olarak yapılan gezilerde gemiden inmek, eski zaman insanlarıyla bağlantı kurmak kesinlikle yasaktı. On, on beş yolcunun taşınabildiği küçük gemilerle yapılan yasal olmayan gezilerde ise, elit tabakadan bazı insanlar – ki bu gezilerin bilet ücretlerini ancak bu tip insanlar karşılıyabiliyordu – gezi sırasında rehberle birlikte gemiden inebiliyor, insan içine karışabiliyor ve kendi zamanlarında bulamadıkları zevk ve eğlence alemlerine dalabiliyorlardı. Bu tür gezilerin yapıldığı gemilerde büyük turistik gemilerde olduğu gibi güçlü kamuflaj donanımları olmadığından sık sık eski zaman insanları tarafından görülüyorlar, yüksek hızlarına rağmen radarlarla, hatta bazen fotoğraf ya da film makineleriyle dahi tespit ediliyorlardı. Gelecek için çok tehlikeli olan bu ziyaretleri düzenleyenler ve bu ziyaretlere katılanlar yakalandıklarında ağır cezalara çarptırılıyorlardı, ama bu bile bu sektöre darbe vurmaya yetmiyordu.

      Geçmişe yapılan illegal yolculuklar her zaman turistik amaçlı olmuyordu. Yapılan tıbbi ve teknolojik araştırmalarda kullanılmak üzere canlı denek sağlama konusunda eski zamanlar bulunmaz bir madendi. Yüzlerce yıl önce kaçırılan bir insanın takibini gelecekte kimse yapamıyordu, geçmişte yapılan kayıp araştırması da tabii ki sonuçsuz kalıyordu. Kurulan bir polis şubesi eski zamandaki kaçırılma olaylarının zaman ötesi suç olup olmadıklarını araştırmakla görevliydi, ama sınırsız bir zaman aralığında yapılan bu suçlar genellikle faili meçhul kalıyorlardı. Bu kaçırılma olayları korkunç sonuçlar doğurmasın diye, suçlular kaçıracakları kişileri titizlikle seçiyor olmalıydılar çünkü şimdiye kadar herhangi bir korkunç sonuç doğmamıştı.

     Zaman yolculuklarının verdiği en güzel meyve şüphesiz her gün binlerce insanın ziyaret ettiği, Doğal Hayvanat Ülkesi’ydi. Geçmiş zamanlara yapılan ziyaretlerde toplanan hayvanların yaşadığı bu parklar bir ülke büyüklüğündeydi. Tarih boyunca yaşamış binlerce tür hayvanın barındığı bir parkın daha küçük olması zaten beklenemezdi. Sadece tarih öncesinde yaşamış Dinozorlar için yüzlerce kilometrekare alan ayrılmıştı.


Geçmişe yapılan ziyaretler hep kısa süreli olmuştu neyse ki. Doğal dengeleri bozulmuş bir dünyada, kanun kaçakları dahil, hiç kimse uzun bir süre geçirmeyi göze alamıyordu. Zaten geleceğin insanlarının hassas bedenlerinin, bağışıklık sistemlerinin böyle bir dünyaya uzun süre katlanabileceği şüpheliydi. Havası temiz, yiyecekleri temiz, daha doğal bir ortamın bulunduğu uzak geçmişlerde yaşamak ise, teknoloji ve tıbbın bütün nimetlerine sırt çevirmek demekti. Elektrik diye bir şey yoktu, ya da çok basit bir hastalıktan, mesela kızamıktan bile ölebilirdi gelecekten gelen pansiyoner. Bu tehlikelere ve zorluklara göğüs gerecek, ya da başka bir deyişle attan inip eşeğe binecek bir babayiğit daha çıkmamıştı.

“Dışarıdaki isli hava hemen dikkatinizi çekmiş olmalı. Hava kirliliği korkunç bir düzeyde. Ozon tabakası delindi delinecek. Sıcaklık insanları kavuruyor. Dünya açlıktan kırılıyor. Her kıtada mutlaka bir, hatta iki savaş var. Bu kaosun ardından bir çöküşün gelmesi kaçınılmazdı. Tam uçurumun ucundan döndü insanoğlu. Daha doğrusu döndürüldü.”

     Mustafa Sacit hostesin anlattıklarını duymuyordu bile. Duysa da, bunlar onu geçmişte yaşamak saplantısından vazgeçiremeyecekti. Ne yapıp edip, kendi sıkıcı, mutsuz hayatından kurtulmalı ve hayatını son yıllarını sıra dışı bir şekilde yaşamalıydı. Bu yeni yaşam belki de onun mutlu olmasını da sağlayacaktı. Mutsuzluğunun nedenini hep yanlış zamanlamayla doğmasına bağlamıştı. Kimin yaptığı belli olmayan hatayı düzeltmek ona düşüyordu. Elini ceketinin içine soktu. El bir süre orada kaldı. Sonra yavaş yavaş dışarı çıkmaya başlayan elin ceketin içine boşuna girmediği anlaşıldı. Oraya bir arkadaş bulmak için girmiş ve kendine arkadaş olarak bir elektrik silahını seçmişti. Mustafa Sacit birden yerinden fırladı. Pilot kabinine doğru ilerlemeye başladı. Karşısına çıkan robot hostesi silahıyla etkisiz hale getirmek pek zor olmadı. Bin beş yüz volt elektriğin üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey yoktu. Pilot kabininin girişinde kapıyı açtırmak için bir tehdit savurması gerekti.

“Hemen kapıyı açmazsanız yolcuları birer birer kızartırım.”
Tehdit etkili oldu. Kapı açıldı.
Kaptan ürkmüş gözlerle ve hayret içinde Mustafa’ya bakıyordu.
“İnmek istiyorum,” dedi Mustafa.
“İmkansız! Pilotluk iznimi elimden alırlar,” diye yanıt verdi pilot.
“Bu senin ve iki yüz insanın hayatından daha mı önemli,” diye uyardı Mustafa.
“Siz çıldırmış olmalısınız. Böyle bir dünyada kim yaşamak ister?” dedi yardımcı pilot.
“Ben,” diye yanıtladı onu Mustafa.
“Issız bir yer bulur bulmaz inişe geçeceğim,” dedi kaptan, Mustafa’nın çılgın ve kararlı olduğu konusunda ikna olmuştu.

     İki dakika sonra gemi alçalmaya başladı. Mustafa gemiden indi. Artık ait olduğu yerdeydi.
Oradan birkaç yüz metre ileride oyun oynayan köylü çocuklar, daha sonra anne babalarına gökten bir bulutun nasıl alçalıp yere indiğini ve sonra zemine birleşik bu bulutun içinden tuhaf giysili bir adamın nasıl çıktığını ballandıra ballandıra anlatacaklardı. Yeminler edeceklerdi doğru söylediklerine, yine de kimseyi inandıramayacaklar, üstüne üstlük bir de dayak yiyeceklerdi. Yalancılık hoş bir şey değildi çünkü.

     Mustafa Sacit’in şansı yaver gitti. Bir kasaba okulunda iş buldu. Fena para kazanmıyordu. Eskisine oranla çok mutluydu. Doğru karar verdiği, gün gibi aşikardı. Bu adam gerçekten yanlış zamanda doğmuştu.

Bir akşam, öğrencilerinin sınav kağıtlarını okumak için geç vakte kadar okulda kalması gerekti. İşi bittiğinde saat epeyce geç olmuştu. Kasabanın dışındaki evine gitmek üzere okuldan çıkıp yürümeye başladı. Kasabadan çıktıktan birkaç dakika sonra gelip geçen bir esinti fark etti. Önemsemedi, önemsenecek bir şey değildi zaten, yürümeye devam etti. Kasabanın dışında oturmanın akıllıca olup olmadığına kafa yordu bir süre. Sakin bir yerde yaşamanın avantajları vardı, örneğin Suzan Hewitt’le dikkat çekmeden buluşabiliyorlar, istedikleri kadar beraber olabiliyorlardı. Suzan’ın kocası dahil kasabadan hiç kimse bu ilişkinin farkında değildi. Suzan, Mustafa’ya ondan hamile kalmak istediğini söylemişti geçen gün. Kendi kocasından hayır gelmeyeceğine emindi. Beş senedir gelmemişti çünkü, bundan sonra ne değişecekti. Saf kocasını rahatlıkla parmağında oynatacak kadar zekiydi Suzan. Onu çocuğun kendinden olduğuna inandırmak çocuk oyuncağı idi. Mustafa kabul etti. İsmini taşımasa da, kanını taşıyacak bir evlat, soyunu devam ettirecekti.

Saatine baktı, saati çalışmıyordu. Havanın ne kadar karanlık, çevreninse ne kadar ıssız olduğunu fark etti birden. Nedense tedirgin oldu. Oysa yüzlerce kez geçmişti bu yoldan. Adımlarını hızlandırdı. Anlamsız ürpertisini bastırmaya çalıştı. Evi görünmüştü artık. Bir an önce eve girip kapısını kilitlemek istiyordu. Paranoya böyle oluyormuş demek ki dedi içinden. Çevrede kimse görünmemesine rağmen, içinde izlendiğine dair bir his doğmuşmuştu. Bahçe kapısına birkaç adım kala film koptu. Kendinden geçti.

     “Yaşı geçkin olmasına rağmen sağlıklı bir beden. Önemli bir hastalık geçirmemiş. Herhangi bir operasyon izi de bulamadık.”
“İyice araştırdınız mı, bir yakını var mı?”
“Hiçbir yakını yok. Yapayalnız biri.”
“Gelecekte?..”
“Onu da araştırdık. Hayır, böyle bir kayıt da yok”
“Kayıt dışı?”
“Olmadığını tahmin ediyoruz.”
“Umarım, bir sorun çıkmaz. Adamı devamlı kontrol altında tutun. Müşterimiz deneğin canlı ve sağlıklı olmasını şart koştu!”

Bu konuşmanın geçtiği andan yaklaşık dört yüz yıl sonra genç bir profesör dünyayı değiştirecek olan buluşunu tanıtacağı brifinge hazırlanıyordu. Bekleme salonunda bir ileri, bir geri yürüyor ve heyecanla Dünya Başkanı ve Dünya bakanlarının bulunduğu salona kabul edilmeyi bekliyordu. Zamanda yolculuğunu, en azından geçmişe yolculuğun mümkün kılabilecek bir mekanizma keşfetmişti. Eğer yeterli maddi destek bulursa, bu mekanizmayla donatılan gemiler geçmişe gidip gelebilecekti. Bütün yapması gereken içerideki adamları ikna etmekti. Konuşmasının girişini içinden bir kez daha tekrar etti. Sorun çıkmayınca, sevindi. Birden karşısındaki dev sekreter ekranında bir görevlinin yüzü belirdi. Ekrandaki adam kalınca sesiyle,
“Artık gelebilirsiniz, Profesör Hewitt. Sayın Başkan ve bakanlar sizi bekliyorlar.”


Salonun Merkür çeliğinden yapılmış kapısı otomatik olarak açıldı. Dakikalar geçti. Dünya Başkanı ve Dünya bakanları hala bekliyorlardı. Açık kapıdan kimse içeri girmemişti çünkü. Başkan daha fazla dayanamadı ve görevlileri Profesör Hewitt’e bakmaları için bekleme salonuna gönderdi. Görevliler oldukça şaşkın bir vaziyette geri döndüler. Profesör Ralph Hewitt, yalnızca onun dahi beyninde bulunan, zaman yolculuğunu mümkün kılacak mekanizmayla ilgili tüm bilgilerle birlikte sır olmuştu.

Ege Görgün 

''Bu öykü daha önce tersninja.com’da yayınlanmıştır.''

2 yorum:

Göktuğ dedi ki...

Ege Görgün'ü çizgi romanlardaki yazılarından ve Ters Ninja'dan bilirim. Röportajı ve öyküyü okurken hiç sıkılmadım. Sorular ve cevapların şahane olması bir yana öykünün tadı da damağımda kaldı.

Latif dedi ki...

Çok güzel... Hele öykü muhteşem.